ayirac

 

TASAVVUF; Kuran’nın ve Resülullah’ın (sav) izinde bulunmaktır. Kuran, Sünnet ve imamların içtihatları dairesinde düşünmek ve yaşamaktır. Dini tartışmak değil, iç ve dış olarak yaşamaktır. Halkın anlamayacağı sözleri konuşmak,  tasavvuf değildir. Tasavvuf İhsanı yakalamaktır. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı: "İhsan; Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor." (Müslim,Nesai,Ebu Davud,Tirmizi),haline ermektir.Tasavvuf gaflet uykusundan uyanmak, nefsin alışkanlıklarını,arzularını bırakmak,kötü arkadaşlardan kaçmak,Allah Rasülu (sav)’nin ahlâkı ile ahlaklanmaktır. Tasavvuf, ihlâsı arttırmak içindir. Salah erbabı olmuş, kurtuluşa ermiş olanların yollarına girmektir. Tasavvuf, imanı kuvvetlendirmek ve İslamiyet’e uymakta kolaylık duymak içindir. Tarikat ve hakikat, İslâmiyet’in hizmetçileridir. Tarikat, mahlukları yok bilmektir. Hakikat, Allahû Teâlâ’yı var bilmektir. Tasavvuf ve tarikatın maksadı insanları güzel ahlâk ile ahlâklandırmak, hâl ehlinden olmasını sağlamaktır. Gayesi ise; Hakk’ın rızasını kazanmak, nefsi temizlemektir. Tasavvufta asl olan iki şey; Hakka karşı sadakat, mahlukata karşı güzel huydur. Tasavvuf yolunda mutlaka rehber lazımdır. Rehbersiz bu yolun gidilmesi çok zordur.

 

 


CÜNEYD-İ BAĞDADİ’ye göre tasavvuf, “Sulhu olmayan bir savaştır; dağınık olmayan bir zihinle Allah’ı zikretmek, semâ ile vecde gelmek, sünnete uygun bir şekilde amel etmek, maddi şeylerden ilgiyi keserek, Allah ile beraber olmak, vakitleri muhafaza etmektir. Halka uyma kirinden arınmak, süfli huylardan ayrılmak, beşeri ve adi vasıfları söndürmek, nefsani davalardan uzaklaşmak, ruhani vasıflar kazanmaya gayret etmek, hakiki ilimlere sarılmak, daima en uygun olana göre hareket etmektir. Allah’a elest bezminde verilen söz üzere samimiyetle durmak, Resûlullah’a ve şeriatına uymaktır”. Cüneyd'e gelerek tasavvufun ne olduğunu sordular. O da: "Zahir ile amel et, sakın onun hakikatlerinden bir şey sorma, onu ifsad edersin" diye cevap verdi.


Yine Hazret-i Cüneyd'e tasavvufun ne olduğu sorulduğu zaman: "Amelini bozmak istemezsen emir ve nehyin hakikatini araştırmaya kalkma, zahir ile amel et, bu sana yeter" buyurmuştur ki, herkes kendine göre mana vermeye kalkıp te'villere sapmasın ve günaha girmesin diye bu tavsiyede bulunmuştur.
"Tasavvuf, kulun kendisiyle kaim olduğu bir vasıftır. Cüneyd'e: O Hakk'ın sıfatı mıdır? dediler, O da: Sıfat olarak "Hakk'ın, resim olarak halkındır, diye cevap verdi".


Hazret-i Cüneyd'e tasavvufun ne olduğunu sordukları zaman: "O bir hâldir ki, daima kul ile beraberdir" buyurmuş. "Bu hal Hakk'ın sıfatının tecellîsi midir, yoksa halkın evsâfından mıdır? denilince: "Sıfat olarak Hakk'ındır, merasim ve şekil olarak da halkındır" demiştir.


Yine Hz. Cüneyd’e göre"Tasavvuf, mâsivâ ile alakayı keserek, Cenab-ı Hak ile beraber olmaktır".Masiva ile alakayı kesmek demek, Hak'tan gayrı olan herşeyi terketmek demektir. Evet, masiva ilgisi kalbte bir lekedir; Hakk'ın kalbe tecellisine manidir. Bu leke ancak hikmet ve irfan güneşiyle giderilebilir. Hikmet, ilmin mahiyyetini araştırmaktır; irfan ise bir nevi' sezerek anlayıştır, ayrı bir mevhibedir. Acaba bu masiva nasıl terk edilecektir? Bunun için Allah dostları birtakım yollar göstermiştir. Bunların arasında üzerinde en çok durulan zikir yoludur. Zikir yolu, en kestirme bir yol ise de, zikrin ne yolda yapılacağını iyi bilmek lazımdır.


NASRABAZİ’ye göre tasavvuf, “Kitab ve sünnete dört elle sarılmak, heva-heves ve bidatlara tabi olmamaktır...” Kitab ve sünnetten ayrılmamak: Bir mutasavvıfın Kitab ve Sünnet dışı söz ve hareketi, kendisi hakkında şüphe uyandıracağı gibi, mensup olduğu tarikatıda zan altında bırakır. Derviş bu bir ilim-i batındır diyerek Kitab ve sünnetin zahirine muhalif bir söz söylemez ve söylememelidir.


MÜZEYYİN’e göre tasavvuf, “Hakk’a boyun eğmektir; şeriatın ahkâmı önünde eğilmek ve ona riayet etmektir”. Derviş asla tasavvufu şeriatın üzerinde bir kurum gibi görmemelidir.


EBÛ AMR BİN EN-NECÎD: "Tasavvuf, emir ve nehiy hayatında sabretmektir, yani Cenab-ı Hakk'ın emirlerine ram olmak, nehyettiği şeylerden de kaçınmaktır". Emir ve nehiyleri gönülden hüsn-i telakki etmek, bunların icrasında veya sakınmasında güçlük varsa, onlara tam bir inkıyad ile sabretmek, tasavvuf ve sülûk icabıdır.


EBÛ HÜSEYİN NURİ’ye göre, “Tasavvuf ne şekil, ne de ilimdir; o sadece güzel ahlaktan ibarettir. Eğer şekil olsaydı, mücahede ile hasıl olurdu, ilim olsaydı öğrenmekle meydana gelirdi. Bu sebebten şekil ve ilim maksadı hasıl etmez. Tasavvuf, Hakk'ın ahlakıyla mütehalli olmaktır. Hürriyettir, fütüvvettir, cömertliktir. Ünvan ve bilgi işi değil, ahlâktan ibarettir”.


Tasavvuf, şekil, kılık, kıyafet ve merasim değildir. Sadece ahlaktır ki: "Allah'ın ahlakı ve Resülüllah'ın ahlakı ile ahlaklanınız" hadis-i şerifi emrince Allah'ın ve resûlünün sıfatları ile ahlaklanmaya çalışmaktır.


MA'RÛF EL-KERHî’ye göre;"Tasavvuf, gerçekleri almak, mahlukatın elinde olan şeylere gönül bağlamamaktır. Gerçekleri almak, hak ve hakikat olmayan, yani doğru olmayan her şeyi bırakıp, ancak ilahi hakikatleri edinmeye çalışmaktır.


"Tasavvuf, eşyanın hakikatine bakıp, halkın bildiğini terk etmektir." Eşyanın hakikatine bakmak, mahiyetini tetkik etmek, sebeb-i hilkatini düşünmek, neye yaradığını araştırmak, nasıl istifade edileceğini öğrenmek demektir. Zira halk, yalnız görülen evsaftan bazılarını görür geçer; ârif tetkik ile mükelleftir.


SERİYY-Î SAKATî’ ye göre"Tasavvuf üç manayı içine alan bir isimdir:

  1. Marifetin nuru vera'ın nurunu söndürmez,

  2. Kitab ve sünnetin zahirine muhalif olacak şekilde ilm-i batından bir söz ile konuşmaz,

  3. Kerametleri kendisini, Allah'ın mahrem olan sırlarını açıklamaya sevk etmez.

ŞEYH EBÛ ÎSHAK İBRAHİM EL-KARZÛNÎ’ye göre"Tasavvuf, iddiaları terk ve manaları gizlemektir."
Tasavvuf erbabı, bir iddia sahibi olmayacaktır. Bildiği hakikatleri muhatabının seviyesine göre açıklayacak, muhatabının umumi bilgisinin kavrayamayacağı meseleleri anlatmayacaktır. Ne, ben bilirim bu böyledir, diyecek, ne de anlaşılmayan ve işitilmemiş mefhumları rast gele açıklayacaktır.
"Her bilenin üstünde daha iyi bilen vardır"(Yusuf-76) ayet-i kerimesi onun distüru, "İnsanlara, akıllarının aldığı derecede hitap ediniz" vecizesi sözlerinin rehberi olacaktır.


EBÛ YA'KÛB’ a göre;"Tasavvuf, beşeriyete ait evsafın kaybolmasıdır". Tasavvuf yolu, insanın kemale ulaşmasına matuf bulunduğu için, beşeri noksanlardan nefsini temizlemesi gerekir. Bu tasfiye ne kadar etraflı olursa, dervişin ruhu o kadar yükselir. Fakat bu keyfiyet daha çok irşad a muktedir bir mürşid-i kamilin himmetiyle vücud bulur.


EBÛ ABDÎLLAH BİN HAFÎF’e göre;"Tasavvuf, kadere sabır, Hakk'ın atasına rıza ve hakikatleri aramak için dere tepe dolaşmaktır".


Sabır ve rıza bellidir. Seyahate gelince, onun maddî ve manevi değerleri pek çoktur. Bir Arap şairi şöyle der: "Durgun su bulanık ve bozuktur. Akan su ise berraktır ve pislik tutmaz. Altın kendi ma'deninde bulunurken bir kıymet ifade etmez. Ud ağacı da ormanda odundan farksızdır; işlenir ve ellere geçerse kıymetini bulur".


Seyehat eden derviş, iyi niyetle yaptığı seyahatte izzet ve şeref kazanır. Derviş için en hayırlısı ilim için seyahet etmesidir ki buda mürşid ini sık sık ziyaret edip O nun tavsiyelerini öğrenmektir. O nun zikir ve sohbet halakalarına katılmaktır. Mürşidiyle beraber seyahat etmeyi gönülden arzulamalı ve yollarını aramalıdır. Hak, fazilet ve hayır için yapılan mucadeleler de böyledir.


EBÛ SAÎD BÎN EL-ARABÎ’ ye göre " Tasavvuf, fuzuli şeyleri tamamen terketmektir".Lüzumsuz şeyleri terketmek demek, Kuran’nın, sünnet in, dinin, aklın, örfün ve zaruretlerin gerektirdiği işler dışında abes ile meşgul olmamak demektir. İşte bu suretle insan, faydalı şeylerle meşgul bulunmuş ve hiç bir faydası olmayan şeyleri terk etmiş olur. Bu yalnız dervişler ve müminler için değil, her insan için lüzumlu bir vasıftır.


EBÛ MUHAMMED EL-CÜVEYNî: "Tasavvuf ahvali kontrol etmek ve güzel olan şeyleri iltizam etmektir" Daima iyiyi ve hayrı aramak, insanın içinde bulunduğu ve maruz kaldığı ahvalin tetkikiyle zararları def ve faydaları celp için çalışmaktır.


EBÛ'L-HASAN EL-BÜŞENCÎ’ göre "Tasavvuf, emeli ihmal ve amele devam etmektir".Emel ve amel mes'elesi: Emelin sonu yoktur. Evet, insanın ümitleri ve amelleri cihandan da büyük, yani sonsuzdur. Ömrün her anı bir taraftan emelleri, bir taraftan da elemleri artırır. Maziye dönüp baksan, uzayıp gitmiş bir gölge, hakikat zannettiklerimiz silinmiş, istikbal kapalı bir kabir, kim olduğu, ne olduğu belli değil. Hal denen zaman ise, izafi bir varlık. Bu dünyada rahat ve huzur nasıl izafi ve geçici ise, hal de her an maziye intikal etmekte olduğundan ma'dûmdur, yani yok olandır. İşte insana düşen, bu sonu gelmeyen emelleri ihmal edip, ubudiyyetinin icaplarını yerine getirmek ve intizam içinde çalışmaktır. Zamanı ayarlamak, hayatı ayarlamak demektir.


ALÎ BİN EL-ISFAHANî’ ye göre¸"Tasavvuf, Hakk'ın gayrından uzak ve masivallahdan hali olmaktır"."Tasavvuf, masivallahdan müstağni olmak, bilinmemeyi ihtiyar etmek ve hayırlı olmayan şeylerden sakınmaktır".


Tasavvuf, ihtiyaç içinde bulunulmasına rağmen müstağni görünmek, masivaya rağbet etmemek, bilinmemeyi tercih ve ihtiyar etmek, hayır ve faydası olmayan şeylerden sakınmaktır ki, ihtiyacı izhar eden kimse dilenme alçaklığına kapı açıyor demektir. Bu Ehli tasavvufun ve ehli islamın izzetine, şeref ve haysiyeti ni düşürmek gibi bir hal meydana getirirki bu hal tasavvufun edebine yakışmaz.
İkincisi, hüviyetini, şahsiyetini, kıymet ve meziyetini meydana koymamak, normal halktan biri gibi hareket etmek, tasavvufun adabı olan bir tevazu'dur. Hayırlı olmayan şeylerden sakınmaktan maksat da her halde hayrı gözetmektir.


SEYYİD-İ ŞERİF CÜRCANİ’ye göre tasavvuf, “Şeriatın zahir ve batınını, ahkâm ve adabını bilip yaşamaktır.” Niceleri vardır ki kendilerini ehli tasavvuf zannederek şeriatın zahirini ve batınını terk ederler. Tarikatın adab ve ahvalini hiçe sayarlar. Kuran ve Sünnetin uygun görmediklerini uygun görürler, Kuran ve sünnetin emirlerini kendilerine göre yorumlayıp heva ve heveslerini rab edinirler.


EBÛ HAFS EL-HADÂD’ göre "Tasavvuf tamamen edebden ibarettir". Tasavvuf edeb-i Muhammedi'dir ki, siret-i nebeviyye bağlılık, münasebet ve Ona ait olmadır. O nu her şeyden fazla Sevmektir. Bu derviş kardeşlerin hem iç alemlerini, hem de dış alemlerini Muhammedi edeble edeblendirmeleridir.
"Edeb İlahi nurdan bir taçtır ki, onu başına geçirdikten sonra istediğin yere gidebilirsin".


SEMNUN MUHİB’be göre tasavvuf, “Hiçbir şeye sahib olmaman, hiçbir şeyin de sana sahib olmamasıdır. Nefse kul, şeytana zebun olmamaktır”. Kendini bu dünyada, yolculuk esnasında bir mola vermiş gibi görüb, her şeyin sahibinin Allah olduğunu hissetmektir. Bütün manevi hallerin ve makamların sahibinin, vericisinin Allah olduğunu bilip yaşamaktır. En önemlisi de bu manevi makamların seni sahiblenmemesidir. Bir kısım ehli tasavvuf bu manevi hallerin kulu ve kölesi olmaktan kendilerini kurtaramamıştır.


SÜHREVERDİ’ye göre, “Başlangıcı, ilim; ortası amel; sonu, mevhibedir”. Yani sonu ihsan, Sevgi, Hediyedir. Tasavvufun hedefi de marifetullah olarak belirlenmiştir. Bu Kuran ifadesi ile, “hakka’l-yakîn”dir. Binaenaleyh tasavvuf, Allah’ı isbatı aşıp, seyr-u sulük yoluyla, “arınma” ile Allah’ı hissetmeye, isimden müsemmaya geçmeye çalışmaktır. Tasavvuf, Allah Teâlâ’nın insana “şah damarından daha yakın olan”(Kaf-16) yakınlığını ve “Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı.”(Enfal-17) ayetindeki inceliği taddırmak ve hissettirmektir. Tasavvuf, hallerin temizliğidir. Halleri temiz olan ve her şeyin temizini alan derviştir. Tasavvuf hallerin, işlerin ve huyların en iyisini alıp uygulamaktır. Derviş gelenin, gidenin, varın ve yoğun kendisini meşgul ve rahatsız etmediği insandır. Derviş yakın görünen, fakat erişilmesi güç olan insandır.


Fahreddin Razi hazretleri (1149-1209), Mefatihu'l-Gayb da (Tefsir-i Kebir) Fâtiha-i şerifenin tefsirinde; şeriat-tarikat ve hakikatı şöyle izah ediyorlar: Üç çeşit İlâhî emir tebliğ buyuruldu: Birincisi, zâhirî amellere muvâzabet, yani aksatmadan devam etmektir ki, şerîat makâmıdır. Bunu, “Ancak sana ibâdet ederiz” âyet-i kerîmesi tebliğ eder.


İkincisi, şehâdet âleminden gayb âlemine tevecühle (görünen âlemden görünmeyen âleme yönelerek), o âlemi bu âleme musahhar yani boyun eğmiş, emri altına girmiş görmek ve gaybî imdat (mânevî yardım) olmadıkça, zâhirî amellerde istikametin müyesser olamayacağını bilmektir ki, bu, tarîkat makâmıdır. Yani; her türlü yardımın, hatta günahlardan kaçınıp ibâdetleri yapabilmenin dahi Allah Teâlâ'nın tevfîki ve yardımı ile mümkün olduğunun şuûr ve idrâki içerisinde olmaktır. Şerîat makâmında amellerin mukabili sevap, tarîkat makâmında ise kurbiyettir, Allâh'a yakınlıktır. Bunu da, âyet-i celîledeki “Yalnız senden yardım dileriz” cümlesi bildirir.


Üçüncüsü de; şehâdet âlemini büsbütün azlolunmuş (hiçbir şeye tesiri kalmamış), bütün her şeyin ve her işin yalnızca Allâh'ın (c.c.) yed-i kudretinde olduğunu görmektir ki, bu da hakîkat makâmıdır. O makâmı müşâhede eden kulun, yakînen bileceği gibi, bunu da, “Bizi doğru yola hidâyet eyle” kavl-i şerîfi göstermektedir.


Burada bazı incelikler daha arzetmek isterim. Şöyle ki:Talep ve arzu edilen bir şeyin elde edilebilmesi için, beraberce çalışıp gayret sarf eden ruhlara nisbetle, yalnız başına hareket eden bir ruhun zayıf kalacağı müsellemdir, yani inkârı mümkün olmayan bir hakîkattir. Tek bir rûh, topluca hareket eden birçok rûhun nâil olduğu maksada, münferiden vâsıl olamaz. İnsan, tek başına arzusuna kavuşamayacağını anlayınca; rûhunun inkişâfı için, İlâhî nûr ve feyz talebinde bulunan mübârek ve mukaddes ruhlara iltihâk (katılma) lüzûmunu hisseder. Bu iltihaktan sonra, onlardan yardım göreceği için; talebi kuvvet, istîdâd ve kabiliyeti kemâl bulur, olgunlaşır. Binâenaleyh tek başına iken kavuşamayacağı maksatlara, bu beraberlikle nâil olabilir. İşte, “Bizi doğru yola hidâyet eyle” âyetini tâkip eden, “O, kendilerine in”am ettiğin mes”utların yoluna” buyurulması, bu güzel nükteden dolayıdır.


Bir rûhun, mübârek ve temiz ruhlarla beraberliği, onun kuvvet ve istidâdını ziyâdeleştirip kemâle erdirir. Bu bakımdan, fâsıklara işâret eden, “Ne o gadap olunanların” ve kâfirlere delâlet eden, “Ne de sapkınların yoluna değil” kavilleriyle, habis ruhlarla beraberliğin de hüsrânı mûcip olacağı, zarar ve ziyanı beraberinde getireceği, tahzîr (sakındırma) yoluyla anlatılmış oluyor.


Hulâsa; yukarıda ifade olunduğu üzere, “Ancak sana kulluk ve ibâdet ederiz” âyeti ile şerîat makâmı, “Ancak senden yardım dileriz” kavli ile tarîkat makâmı, “Bizi doğru yola hidâyet eyle” âyet-i celîlesi ile de, hakîkat makâmı gösteriliyor. Sonra da, Erbâb-ı sâfâ (iyi kimseler) ile beraber olmak sayesinde istîdat kazanmanın, erbâb-ı şekâvetten (kötü kimselerden) uzak durmakla da, istikmâl-i feyz etmenin yani feyzini tamamlamanın kolaylaşacağı bildiriliyor.


Bazı âlimler derler ki, “Bizi doğru yola hidâyet eyle” kavli ile iktifâ buyurulmayıp ta, “O kendilerine in'âm ettiğin mes'utların-bahtiyarların yoluna” dahi denilmesinin hikmeti şu olmalıdır:Bir derviş; kendisini, dalâlet yollarından koruyup doğru yola sevkedecek bir mürşidin feyizli nazarlarına mazhar olmadıkça, hidâyet ve mükaşefe makamlarına vâsıl olamaz... Yani maksada götüren, gâyeye ulaştıran yola ve gayb âleminin görülmesini sağlayan hâllere kavuşamaz. Mürşidin lüzûmu âşikârdır, ona olan ihtiyaç açıktır... Zira halkın ekserisi, hakkı bâtıldan ayırmaya muktedir değillerdir; hidâyeti dalâletten, doğruyu eğriden, sağlamı bozuktan, güzeli çirkinden ayırt edemezler. Bir noksan ve kusurlu olan bir kimse, her halde bir Mürşid i kâmile uyup onun ardından gitmelidir ki, ondan kuvvet, bilgi, muhabbet ala ala o da kemâl derecesine doğru yol alabilsin.


GAZALİ’ye göre,tasavvuf “Kalbi Hakk’a bağlayıp, masiva ile ilgiyi kesmektir”. Hatta bazıları demişler ki “Bir kısım evliya tanırım ki, onlar duadan dahi teeddüp ederek ancak zikir ile meşguldürler. O yüce şahsiyetler rızaya boyun kestiklerinden, kazayı def etmek için teşebbüse geçmeyi, kendilerine haram bilmişlerdir”. Ehli tasavvuf hakikate yükselebilmenin, daima Hakk'ın yolunda bulunmakla, yani: "Artık namazı bitirdiğiniz vakit ayakta, otururken veya yanlarınız üzerinde iken, Allah'ı zikredin..."(Nisa-103) ve “Allah'ı zikr etmek elbette en büyük ibadettir.”(Ankebut-45) ayetlerini bir an hatırdan çıkarmayarak bu hal ile hallenmektir. Tasavvuf ehli kemale ermenin Allah ve Resülüne ve onlara tabi olanlara sırf muhabbet beslemekle, halkın içinde onlara rehber olarak çalışmakla, halkın ihtiyaçlarını görmekle mümkün olabileceğine inanırlar. Bu bir hususiyettir. Bu hali herkesin görüp idrak etmesi, bu hale erişmesi mümkün değildir.


Şimdi bu zamanda derviş kardeşlerin heva ve hevesten kendilerini nasıl kurtaracaklarını düşünmeye çalışalım:İnsan, hayatı müddetince heva ve heves ile beraber yaşar. O halde bundan kurtulma yolu nedir? Tabi insan, yaşamak için yiyecek, içecek, yatacak, yakacak, doyacak, sevecek, bütün hayati ihtiyaçlara bağlanacak. İşte, tarikat dervişe zikir, fikir ve aşk yoluyla bunları gönülden nasıl çıkaracağını bildirir.


Masivadan ilgiyi kesmek demek, maddeye gönül vermemek, ona bağlanmamak demektir; yoksa madde ile meşgul olmamak demek değildir. Derviş, herkes gibi umumi hayata karışacak, kendi işini ve başkalarının işlerini yapmaya çalışacak, mukadderse zengin olacak, hiçbir surette Hak'tan ayrılmayacaktır. Fakat bunlara gönlünü bağlamıyacak, Malikü'l-Mülk'ü düşünecek, bugün kendi elinde Hakk'ın emaneti ve atası olan her türlü nimetin, yarın başkasının eline geçmesinin tabii olduğunu düşünecek ve kaybından dolayı asla müteessir olmayacaktır."Tasavvuf, sulh ile değil, cenk ile hasıl olur". Tasavvuf, mücadele ile elde edilir. Cenab-ı Hakk'ın emri, nefisle mücadele etmektir. Nefsin meşru olmayan bütün dileklerine karşı gelmektir. Nefsiyle mücadele, vatana saldıran düşmana karşı cihad, sulh zamanında memleket içinde zulme karşı mücahede, hakkı korumak için yapılan çabalar, nefsinin hevesatına kapılmamak için her türlü eksik ve yanlışlıklardan korunmaktır.

ayirac

Mustafa ÖZBAĞ

  i-4 i-3 i-2 i-1 instagram
canliyayin
b 1
salavatıseba
b-3
b-4
b-5
b-6
b-7
b-2
b-8
b-9
2018 sebiarus liste
Welcome 200GBP Bonus at Bet365 here.